
avuçiçime işliyor tırnaklarım! ; sanki ölümümün üstünden yirmi dört saat geçmiş gibi, soğuk akıyor kanım... yaşayan ölü, ayaklı cenaze, ölmüş gömeni yok işte ne derseniz halime! yine öldüm ama ayaktayım yine... sıkı sıkı sıktığım avuçlarımdan kırmızı bir şelale kuruyor gitgide. artık tırnaklarıma doluyor avuçiçlerim. kırılıyor gıcırdayan dişlerim. ağızımın içinde çiğnediğim gevrek kelimelerle bir oluyorlar. ruhumu teslim ayinindeyim... sona yaklaştığımı biliyorum ve artık bu bitişe direnmiyorum. çünkü perdeyi aralandıran rüzgar bana yeni bir günün doğmayacağını gösteriyor. bu kasvetli sinsiliğin atmosferdeki karşılığı sadece karanlık! ayın güneşe engel olduğu anlarda bile gördük ışıltıları, gün geceye vardığında bile oradaydı günden kalan o minik noktacıkları... ama artık yoklar ya da bana gözükmüyorlar. tek bildiğim göremediğim. belliki taksiratımı ödeyişime tanık olmak istemiyorlar. ya da beni hayata döndürecek, bana yolumu gösterecek kadar büyük bir aydınlığa sahip değiller... bedenimin düşkünlüğü hissedebilirliğimi kaybettiriyor bana. yaralarımın hiçbiri acı vermiyor. acıların en büyüğü bile artık can yakmıyor... avuçlarım kuruyor duvarlar kanıyor, gözlerim kuruyor gökyüzü akıyor. ama ne yaralarım iyileşiyor ne de bulutlar kayboluyor... halimi özetleyen bilindik bir deyim var mı? sevmiş olmak gerçekten 'şeytana uymak' mı? bunu şeytanın kendisine sormalıyım. tam ama tam gider ayak gelse keşke. çünkü gitmekten vazgeçebilirim eğer erken gelirse, gelmemesi ise... düşünemiyorum bile!!! ben bunları düşünürken iyi insan(!) lafının üstüne gelir misali belirdi ayak sesleri. kapıyı açtığında, rüzgar ceryan etkisi yapıp pencereyi hareketlendirdi, pencere güm! güm! güm! vuruyordu ve rüzgar eşyaları hırpalıyordu. tıpkı onu gördüğümde kalbimin dört nala koşması ve yıkıntılarımın artçı bir depreme daha maruz kalması gibi... bugünün, bu tacsız felaketin geleceğini önceden bilir gibi baktı gözleri, halimden hiç etkilenmemişti belliki bu onun ilk terkedişi değildi ya da çok terkedildi. söylenecek o kadar çok şey vardıki ama kendisi de biliyordu tek tek hepsini. daha önce defalarca duymasından mıdır yoksa tekrarlamasından mıdır bilinmez ama ezberindeydi lanetin her kelimesi. belli ediyordu bunu gözleri ve gülümsemesi. zaten işime de geldi bir yerde çünkü daha fazla halim yoktu onun için tükenmeye. hemen sadete geçtim ben de: ''bana yaşattığın acıların cezasını çekmeden gidemezsin!'' dedim. ''tamam, biran önce ÇEKİP GİDİYORUM!'' dedi ve gitti. kapı kapanınca rüzgar da durmuştu... ayin burada bitti...
